“
Ağustos ayında” diye yazmıştık, “gerçekleşecek olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri (…)
bir ‘referandum’ olma özelliğini de içinde barındırıyor.
Recep Tayyip Erdoğan, Ekmeleddin İhsanoğlu ve Selahattin Demirtaş şahsında gerçekleşecek olan seçimlerin özellikle ilk turunda, aynı zamanda “Hangi Türkiye” sorusuna da yanıt aranacak.” (
Üç Aday Üç Türkiye, Sol ve Yöntem Üzerine-I)
2002 yılından beri iktidarda olan Erdoğan hakkında kısa bir değerlendirme de yaptığımız ilk bölümümüzde, ayrıca “Her seçim sürecinin, aslında ülkede sürmekte olan sınıflar mücadelesinin bir devamı, bir “ara toplamı” olduğunu, seçimlerin tek başına sınıf mücadelesinin bizatihi kendisi olmadığını, ancak sınıf mücadeleleri içerisinde (toplumdaki meşruiyete de bağlı olarak) önemli bir yer tuttuğuna” işaret etmiş ve eklemiştik:
“Seçimlerde, sadece ülkeyi çeşitli düzeylerde “yönetecek kişiler” değil, aynı zamanda o kişilerin arkasında dizili olan sınıflar ve o sınıfların ideolojileri ve siyasetleri de doğrudan ya da dolaylı olarak tercih konusu haline gelir.”
Dolayısı ile kaldığımız yerden devam ederek, Erdoğan karşısındaki diğer iki adaydan biri olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun hangi ekonomik, siyasal ve toplumsal süreçlerin bir sonucu olarak gündeme geldiğini ve nasıl bir Türkiye’yi temsil iddiası taşıdığına yakından bakalım.
***
Türkiye’de uzun süredir (özellikle 90’lı yılların ikinci yarısından beri keskinleşerek) tırmanan “egemenler arası bir mücadele”nin yaşandığı biliniyor.
Bu mücadele süreci içerisinde büyük oranda emperyal güçlerin de müdahaleleri ile (artık yeni ihtiyaçları karşılayamayan) 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile tahkim edilmiş “eski sermaye rejiminin” taşıyıcı kolonları (ordu, üniversiteler, yargı ve basın) birer birer tasfiye edilmeye, kanaat önderleri çeşitli yöntemler ile susturulmaya, ideolojik düzlemi de parçalanmaya çalışıldı. Yapılan bir dizi karşılıklı hamle sonunda AKP ve Erdoğan’ın temsil ettiği güçler bu mücadeleden büyük oranda galip çıktı.
Böylece eski ve yeni egemenler arasındaki çatışma “yeni bir düzleme” taşınmış oldu.
Artık mücadele, eski ile yeni rejim arasında değil, “yeni sermaye rejiminin” kabulü temelinde ortaya çıkan/çıkacak yeni güçler etrafında sürmeye başladı. Bu açılan yeni dönemde, eski muhalefet dinamikleri büyük oranda kategori dışı kaldılar.
Türkiye yeni bir dönem yeni sorunlar yeni mücadeleler etrafında yeniden saflaşırken, Kürt hareketi, sosyalist sol ve eski rejim savunucuları büyük oranda geçmiş mücadele sürecinin girdabında kaldı.
Var olan mevcut yapıların Gezi karşısında bocalamalarının en önemli nedeni, sadece örgütsel olarak yeni döneme hazır olmamaları değil, fakat bundan daha da önemlisi, siyaseten hazır olmamaları idi. AKP ve Erdoğan karşısında pozisyon alan Kürt hareketinden sosyal demokratlara, sosyalist soldan milliyetçilere neredeyse bütün siyasal muhalif güçler önce geleneksel refleksleri ile Gezi’yi karşılamaya çalıştı ancak bunun beyhude bir çaba olduğunun kısa sürede anlaşılması ile eski siyasal alışkanlıklarını Gezi’nin prizmasından geçirmek zorunda kaldı.
Sokakta kurulan “Gezi siyaseti” neredeyse yeni dönemin “yeni muhalefet merkezi” oldu.
Ancak bu siyaseti büyütecek, ülke sathında örgütleyecek ve günü geldiğinde sandığa taşıyacak, sokakta kurulan meşruiyeti sandıkta tahkim ederek ileriye taşıyarak tekrar sokağa indirecek solda bir hazırlık olmadığı, bütünlüklü, kapsayıcı bir siyaset ve örgütlenme geliştirilemediği için ortaya çıkan büyük enerji, özellikle Türkiye’nin 30 Mart’ta seçim sath-ı mailine girmesi ile kaçınılmaz olarak “başka güçlerin” yatağına akıtılmaya çalışıldı.
Sınıflar mücadelesi, siyaset iddiası taşıyan öznelerin mazeretleri, geçmişte ne kadar önemli işler başardıkları ya da gelecekte ne kadar mühim işler başaracakları ile falan ilgilenmez. Dün ile yarın arasında bugün köprüsünün” nasıl kurulduğu önemlidir. Bu yüzden ortaya çıkan potansiyel emekçi sınıflar ve ezilenlerin değil, yeni rejimden yeterince pay alamayan, payları düşen, dışlanan vb sermaye kesimleri (ve temsilcilerinin) havuzuna akıtılmaya başlandı.
AKP ve Erdoğan karşı eşitlik, özgürlük ve adalet talepleri ile meydanları, sokakları dolduran, artık yeter diyen milyonlar, şimdi talep ettikleri ve gerçekleştirmek için insiyatif aldıkları değerlerinden Erdoğan gitsin diye vazgeçmeye davet ediliyorlar. Yeni egemenler eşitlik, özgürlük ve adalet talebinin, Erdoğan’ın gitmesi karşılığında kurban edilmesini istiyorlar. Başka bir yaşam talebi ne olursa olsun “Erdoğan gitsin”e indirgeniyor. (1)
Biraz da bu yüzden siyaset boşluk kabul etmez denir ya.
Gezi direnişi ile açığa çıkan yeni, büyük muhalefet dinamiğinin sol, sosyalist güçler vasıtasıyla örgütlenemediği koşullarda, bu potansiyelin düzen içi sınırlar içerisinde, yeni sermaye rejiminin rasyonelleri çerçevesinde (Erdoğan karşısında) yeni inşa edilecek bir “merkez sağ koalisyona” mecbur bırakılması süreci de işte böylesi bir siyaset boşluğunda ortaya çıktı.
Türkiye tarihinin sosyalist sola ve diğer muhalefet kesimlerine yapılmış en küstah (tatava yapma bas geç) söyleminin arkasındaki cüret de tam buradan güç almaktadır.
Taşların yeniden dizildiği bu evrede, (2) hamle yapmakta tereddüt gösteren, ikircikli davranan, “ama küçük olsun, ama büyük olsun benim olsun” diyenlerin karşısında şimdi eski rejimin sermaye siyasetlerinin taşıyıcıları hızla toparlanarak yeni bir merkez inşa etmek için kolları sıvadılar bile.
Yeni bir burjuva siyaset merkezi arayışı
Evet, eski rejimin neredeyse bir tür “fotoğraf arabı” gibi benzer “devlet ve sermaye rasyonellerini” yeniden üretmekten öteye gidemeyen Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”sinde (3) artık gerilim ve çatışmalar da “yeni kabuller” çerçevesinde sürüyor.
Kabaca söyleyecek olursak, önceki sermaye rejiminin muktedirleri yeni sermaye rejiminin dışlananları, eski sermaye rejiminin dışlananları da yeni sermaye rejiminin muktedirleri haline dönüşmüştür.
Mücadele sürecindeki ilk ciddi muharebeyi kaybettiğini kabul eden, “eski muktedirler-yeni dışlananların” siyaset düzlemi, “gericiliğe” ve “bölücülüğe” karşı olmak, “eski Cumhuriyet’e sahip çıkmak” biçiminde formüle edilebilecek eski sermaye rejiminin savunulması temelli (hali hazırda Sözcü Gazetesi tarafından hala temsil edilmeye çalışılan) çerçeve olmaktan çıkmıştır.
Bu paradigma belli ki artık en azından kanaat önderleri açısından bile kapsayıcı bir siyaset düzlemi olarak kabul görmüyor. Hali hazırda bu kesimler açısından yeni siyaset düzleminin ne olduğu tam olarak belirginlik kazanmamış olsa bile bazı ipuçları çıkmaya da başlamıştır.
Bu yüzden yenilgiyi tatmış “eski siyaset düzlemi” neredeyse bütünüyle terk edilerek, yeni rejimin içerisinde yeni rasyoneller ile “yeniden bir harmanlanma”, “yeniden bir kuruluş” sürecinin olanakları, pazarlıkları geliştirilmeye çalışılmaktadır.
O yüzden Erdoğan’a karşı CHP ve MHP’nin başını çektiği muhalefetin “sert” çıkışlardan, yüzünü sola dönmesinden daha çok devletin ve sermayenin yeni bir rejim içerisinde yeniden yapılanmasına hizmet edecek “bir yeni merkez” inşa etmeye çalışması geleneksel devlet aklı açısından da daha normal sayılmalıdır.
Bugün uzun zamandır emaraleri görülen, kulislerde konuşulan ancak esas olarak 30 Mart 2014 yerel seçimleri ile tam olarak günyüzüne çıkan CHP’nin yüzünü sağa dönerek siyaset yapma girişimleri, basitçe seçimlerdeki oy hesabından daha çok, Erdoğan karşısında yeni Türkiye’nin ideolojik, politik ve toplumsal koordinatları içerisinde “yeni bir burjuva siyaset merkezi” inşa etme çabası olarak görülmelidir.
Ancak 30 Mart’a gelindiğinde ise, bu siyaset merkezinin ideolojik ve politik zemini Gezi direnişinin eleştirel süzgecinden geçmiş ve eski toplumsal düzeyin yerine ortaya çıkan bu yeni toplumsal düzeye göre merkeze yeni bir “ayar yapılmak” zorunluluğu hasıl olmuştur.
Bu sürecin temel belirleyici unsuru, iktidar ve muhalefette Gezi ve Gezi karşıtlığının temel argümanlarının temel belirleyen hale gelmesidir. Gezi, neredeyse bütün muhalefet zeminlerini kendilerini gözden geçirmeye zorlamıştır. Bu manada oluşturulmak istenen “yeni burjuva siyaset merkezi” de içerisinde hala eski dönemin kalıntıları bulunsa dahi, yeni döneme özgü bir şekillenmeye yönelme gayreti içerisindedir.
Türkiye kapitalizminin yeniden yapılanma ihtiyacı ile Türkiye Cumhuriyeti devletinin yeniden yapılanma ihtiyacına, 90’lı yılların sonunda yanıt veremez hale gelerek çöken “merkez sağ” ve “merkez sol” karşısında alternatif olarak gelişen Erdoğan ve AKP’ye o dönemin muktedirleri nasıl Kemal Derviş ile bir “merkez” oluşturarak yanıt vermeye çalıştılarsa, bugün de benzer biçimde İhsanoğlu (Sarıgül, Yavaş vb) şahsında benzer bir merkez inşa etme gayretinden söz etmek mümkün.(4)
İşte bu bakımdan İhsanoğlu’nun adaylığı, emperyal güçlerin küresel vizyonları ile uyumlu, yeni sermaye rejiminin koordinatları içerisinde, büyük oranda sağa kaymış bir toplumun “dini hassasiyetlerine” uygun bir kişilik olarak (hafif Gezi soslu kimi ibareler ile) “yeni bir burjuva siyaset merkezi” inşa etmek adına toplumun karşısına çıkartılmasından ibarettir.
Aslında CHP’nin yerel seçimlerde izlediği, şimdi Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde İhsanoğlu ile koruduğu, muhtemelen genel seçimlerde de devam ettireceği bu çizginin şaşırtıcı hiçbir yanı da yok.
Asıl şaşıranlara şaşırmak gerekir.
Ekmeleddin İhsanoğlu emekçiler ve ezilenler için çare olamaz
Zira, içinde eski sosyalistlerin, kimi solcuların da bulunduğu, eski sermaye rejiminin kurucu ve taşıyıcı güçlerinden bir tanesi olan CHP’den (yükselen bir devrimci mücadele ve etkili bir toplumsal muhalefet olmadığı koşullarda) yüzünü belki de 70’li yıllardaki Ecevit CHP’si gibi sola, toplumsal olana dönmesini beklemek, horozun yumurtlamasını beklemekle eşdeğer sayılmalıdır.
Bu açıdan inşa sürecinin zaman zaman sola meyilli gibi davranan, ama esas olarak sağa yatık, zihin dünyası “devletin ortak aklının” çitleriyle sınırlı CHP eliyle yürütülmesi var olan durumu stratejik olarak değiştirebilecek bir husus değildir. (5)
Açık ki, daha önceki rejimde olduğu gibi, bugün de iktidar ve muhalefet “aynı kumaştan” dokunuyor.
Emperyal güçler ve sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda gündeme gelen yeniden yapılanma ihtiyacının bu manada hangi biçimlerde sürdürüleceği konularında egemenler arasında farklılık olduğu açık olmakla birlikte, bu meselenin de basitçe “başkanlık sistemi”mi “parlamenter sistem” mi ya da “diktatörlük”mü “demokrasi” mi ikiliği içinde ele alınması yanıltıcı sonuçlar doğuracaktır.
Erdoğan’ın var olan inisiyatifini yitirdiği koşullarda, onun yerini alacak “yeni bir sağ koalisyon” inşa etmeye çalışanlar açısından, kendi olası iktidarlarının da en az Erdoğan’ınınki kadar neo liberal, baskıcı ve muhafazakar olacağının sayısız işaretinden söz etmek mümkün.
Bu açıdan bugün İhsanoğlu’nun ekonomik, siyasal ve toplumsal olarak temsil ettiği Türkiye’nin de “tek başına” emekçiler ve ezilenler için bir tercih olma imkanı yoktur.
Emekçiler ve ezilenler için İhsanoğlu’nun adaylığının tek bir anlamı olabilir:
Erdoğan gibi tek sınırı kendisi olan, ne yapacağı, nerede duracağı belli olmayan, “yeni bir kurucu ata” olma hamleleri yapan birisinin karşısında, sermaye egemenliğinin yekpare, daha da baskıcı olmasını önleyici bir işlev görebilmesi.
İktidar bloğu arasındaki çatlakların derinleşmesinin emekçiler ve ezilenler için hareket kabiliyetini arttırıcı bir yönü olmakla birlikte, bu durum emekçiler ve ezilenler için (mücadele edilmeden) kendiliğinden sonuçlar doğurmayacaktır.
Açık ki, tarafların “birbirlerini yemeleri”nin kendiliğinden sonuçları olmayacaktır.
Bu yüzden Erdoğan karşısına en güçlü aday olabileceği iddiası ile çıkartılan İhsanoğlu ve onu destekleyen “yeni merkez sağ koalisyon” da emekçiler ve ezilenler açısından hükümsüzdür.
Hele Cumhurbaşkanlığı seçimleri özelinde ilk turda tamamen gündem dışıdır.
Peki öyleyse emekçiler ve ezilenler açısından ilk bölümde sorduğumuz soruyu bir adım daha ileri taşıyarak tekrar soralım.
Solun, sosyalistlerin kendi bağımsız aday ve programları ile katılamadıkları iki turlu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden emekçiler ve ezilenlerin eşitlik, özgürlük ve adalet mücadelelerinin önünü açabilecek yeni olanaklar çıkabilir mi?
Bize göre, üçüncü bölümde ayrıntısıyla tartışmaya çalışacağımız üzere, Selahattin Demirtaş’ın adaylığı (kendilerine rağmen) çok önemli kimi “yeni siyaset olanakları”nı içinde barındırdığı için dikkatle ele alınmalıdır. (Sürecek)
Dipnotlar:
(1) Bu haliyle de yüzlerini Gezi direnişine dönmüş milyonların akıbeti, 1848′de “genel oy” talebi için sokakları dolduran, barikatların arkasına geçen Paris proletaryasının, genel oy hakkı kabul edildikten sonra, genel oy ile seçilmişler tarafından topa tutulmalarını andırıyor. Eşitlik, özgürlük ve adalet için direnişe geçen milyonlar, bu direniş sayesinde siyasal iktidar karşısında güç toplayabilenlerin yeni kölelik düzenlerinin taşıyıcıları yapılmak isteniyor. (Bkz 18 Brumaire’den Taksim Direnişi’ne: GEZİ’yi Soldan Kavramak. Kalkedon Yayınları-toplumsol nehir forum dizisi 1)
(2) Bir önceki mücadele sürecinde oluşmuş kimi ittifakların yerini yenilerine bırakması bu açıdan şaşırtıcı olmamalı. Mevcut yeni sermaye rejiminin kuruluşunda büyük emeği bulunan Fettullah Gülen’in şimdi Erdoğan ile büyük bir mücadeleye girişmesi, öte yandan yeni rejime karşı eski rejimi savunma temelli mücadelelerinde hapse bile giren Perinçek ve arkadaşlarının bugün yeni saflaşmalar içerisinde yer almaları örnek verilebilir.
Önümüzdeki süreçte bir çok şaşırtıcı yeni dizilimin oluşması da bu anlamda ihtimal dahilindedir.
(3) Yani aslında Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”si, devletin ve toplumun özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası önce Evren ve Özal eliyle, ardından da çeşitli sağ (ve onlara payandalık yapan sosyal demokrat destekli) iktidarlar eliyle dönüştürülmesi sürecinin büyük oranda tamamlanmasının adıdır.
Hatta daha önce yine 90’lı yıllarda, İnönü, Karayalçın gibi sol tandanslı kimi siyasetçilerin de içinde olduğu o dönemin rejiminin siyaset merkezinin tahkim edilmesi çabaları hatırlanacak olursa, bu türden girişimlerin hiç de zaman zaman ifade edildiği gibi yeni olmadığı da ortaya çıkacaktır.
(4) Hatırlanacağı üzere, referandum sürecinde ortaya çıkan “yeni sermaye rejiminin” kötülüklerine karşı duran, içinde CHP’nin de olduğu “hayırcı” kümelerin Gezi direnişi ile (tabanlarının da) bir çok eylemde yanyana gelmesi ile, bir çok çevrede CHP’nin AKP’ye karşı yürüteceği mücadelede “yüzünü sola döneceği” beklentisi yaratmıştı.
Oysa ki biraz da Gezi direnişinin ortaya çıkardığı “başka bir yaşam” ihtimalinin verdiği ürküntüyle, CHP, AKP karşısına “eski sermaye rejiminin” 2000 yıllarda çöken “merkezini” kendi şahsında canlandırmaya çalışarak çıkmayı tercih etti/ettirildi. Böylece AKP karşısında mücadele kulvarı, (solun süreci yönetememesinin de etkisiyle) Gezi direnişinde ortaya çıkan dinamikten, eski sermaye rejiminin kılıç artığı siyasetçilerinin inisiyatifine geçti.